Bu bölümde çeşitli web sayfalarından aldığımız ve kaynak belirterek yayınladığımız makaleleri bulacaksınız. Kendi makalelerinizi veya burada yer alanlardan daha farklı makaleleri bizimle paylaşmak için iletisim@sehitenverpasa.com adresine mail atmanız yeterlidir.

 

BALKAN DAĞLARININ FATİHİ ENVER BEY - 1


Enver Bey de tıpkı Mustafa Kemal gibi, fakat ondan iki yıl kadar önce, 1889 yılında Manastır askeri Rüştiyesi’ne girmiş, 1893’de bu okuldan mezun olunca Manastır askeri Lisesinde öğrenimine devam etmiş ve hemen hemen onunla aynı şartlarda yetişmişti.(1) Ali Fuat Paşa hatıralarının Harbiye ile ilgili bölümünde Enver Beyi bize şu sözlerle tanıtır: “Mustafa Kemal bir gün öğle namazından çıkarken, beni Pirlepe’li Ali Fethi (Okyar) ile tanıştırdı. Cafer Tayyar Edirne (General Cafer Tayyar Eğilmez) de Fethi’nin sınıfında idi. Ağabeyimin sınıfından Enver’i (Enver Paşa) de orada tanıdım. Yakışıklı ve güzel bir gençti. Amcası Halil (Orgeneral Halil Kut) bizim sınıfın üçüncü kısmında okuyordu.” (2)

İşte bu Enver Bey, daha sonraki yıllarda çok büyüyecek ve Osmanlı Devletinin kaderine elinde tutan insan haline gelecektir. Bu gün size bu ünlü ismin yaşamının bir bölümünde, Makedonya Dağlarında yarattığı efsaneyi sunmaya çalışacağız. Yine rahatça izlenebilmesi için yazıyı bölümler halinde sunmayı tercih ediyoruz.

Yirminci yüzyıla girerken Osmanlı Devletini, özellikle Türk insanını tehdit eden farklı oluşumlar vardı. Bunların başında, son 50-60 yıl kadar kısa bir süre içinde, dış güçlerin baskısı ile Osmanlıdan ayrılmış küçük devletlerin gittikçe güçlenmeleri ve Osmanlı topraklarında hak iddia etmeye başlamaları geliyordu. Mesela, küçük Yunanistan Krallığı, kendisini Eski Yunan ve Bizans topraklarının varisi görüyor, önce yarımadanın kuzeyine, Epir, Teselya, Makedonya ve Trakya gibi topraklara uzanmak, Ege ve Doğu Akdeniz adalarının zaptı ile uzun vadede Boğazlar ve Batı Anadolu’yu da ele geçirmeyi düşlüyordu. Bu amacını “Büyük Fikir-Megalo idea” adı ile formüle etmiş ve zihinlere yerleştirmişti. Yunanistan’ın Türklere karşı çağdaş dünya içinde kullanabileceği iki büyük kozu vardı. Birincisi çağdaş batı medeniyetinin temeli kabul edilen eski Yunan medeniyetinin çocukları oldukları iddiası, ikincisi de Hıristiyanlığı ilk kabul eden ve yayan bir toplum olmalarıydı.

Dr. M. Galip Baysan’ın yazısı

Bu iki kozu Türklere karşı her zaman her yerde insafsızca kullanıyorlar ve aydınların beyinlerine ve gönüllerine girebilmeyi başarıyorlardı. Eski Yunan’ın varisleri olduklarını okullarda, eğitim ve öğretim müesseselerinde edebi, sanatsal her türlü kültür faaliyetlerinde işliyor ve tüm batıda Türkler aleyhinde abartılı kampanyalarla “Barbar Türklere!” karşı nefret duygularını geliştiriyorlardı. Buna karşılık kendileri medeni, masum, tüm batılılarca himaye edilesi gereken bir toplum olarak lanse ediliyordu. Bütün batı ülkelerinde kiliselerin toplumlarını “dinsiz, imansız barbar Müslümanlarca ezilen, sömürülen” bu ilk Hıristiyan kavime yardım mecburiyeti yükleyen vaazları etkisini göstermiş ve Yunanistan Osmanlı Devleti karşısında en büyük “alacaklı” durumuna sokulmuştur.

Mesela, dönemin sivil ve asker Türk aydınlarını en çok rahatsız eden konu; 1897 Türk-Yunan savaşı ve Girit isyanını Yunanistan’ın başlattığı ve ağır bir yenilgi aldığı halde, Rus Çarı’nın araya girmesiyle Teselyanın tahliye edilmesi ve Giritin Hıristiyan bir valinin kontrolüne bırakılmasıydı. (18.12.1897) Ancak, bir yıl sonra (20 Ekim 1898’de) sözde Müslümanların İngilizleri hedef alan nümayişi bahane edilerek Osmanlı askeri ve yönetimi adadan çıkarılmış ve ada Yunan Kral’ın oğlu Yorgi’nin (George)Valiliğine, dolayısıyla Yunanistan’ın kontrolüne terkedilmişti.(3) Oysa savaş Girit yüzünden çıkmış ve Girit’i Yunanlılara kaptırmamak için dövüşülmüştü. İşte bu nedenle Batı’dan gelen bu yeni tehdit: Türklerin anayurdu kabul ettiği Batı ve Doğu Trakya ile Ege Adaları ve Anadolu topraklarını şimdiye kadar rastlanmadık ölçüde “Doğrudan hedef alıyordu”.

Rumeli topraklarında derece derece Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan’ın da gözü vardı. Sırbistan ve Karadağ Makedonya ve Arnavutluk yörelerini ele geçirip büyüme arzusu gösterirken Bulgarlar; İstanbul’a kadar bütün Osmanlı topraklarını ele geçirip Karadeniz, Marmara ve Ege’ye açılan “Büyük bir Bulgaristan” devleti yaratma emelindeydiler. Bu ateşin Rusya tarafından körüklendiğinin bilinci ile, siyasi başarıdan emin olarak, ilk fırsatta bir askeri başarı imkanı arıyorlardı. En büyük sorun, hedefe doğru giderken, çıkarların çatışmalarının önlenemeyişiydi. Mesela, Boğazlar üzerinde Rusya, Bulgaristan ve Yunanistan’ın emelleri çatışırken, Rumeli topraklarında hem Yunanlılar, hem Sırplar ve Bulgarlar hak iddia ediyorlardı. Bu amaçla, 1897’den itibaren bölgede yoğun bir tedhiş faaliyeti başlatıldı. Avrupalılar olaylar sırasında öldürülen Müslümanlar için en ufak bir tepki göstermedikleri halde, bir tek Hıristiyan’ın öldürülmesini bile abartılı kampanyalarla batıya “Müslümanların masum Hıristiyan halkı katletmeleri” olarak aktarıyorlardı. Neticede 1903’de Mürtzeg antlaşması yapıldı ve bu anlaşma ile Rumeli, başlarında bir İtalyan generalin bulunduğu, 5 ülkenin jandarmasının kontrolüne bırakıldı.

Genç subayların kıtalara çıkar çıkmaz karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri, “eşkıya takibi” olarak adlandırdığımız, Balkanlarda bağımsızlık peşinde koşan Bulgar, Rum, Sırp komitacılarla Arnavut çetelerinin isyanları, Doğu Anadolu’da Ermeni çetelerin takibi ve Yemen, Lübnan gibi değişik yörelerdeki isyanların bastırılması olaylarıdır. Üstelik bu olaylarda hemen hemen yalnızdılar. Görev bir asayiş görevi olduğu halde, her mücadeleden asker sorumlu tutulmakta ve çözüm askerden beklenmekteydi.

Komitacılarla yapılan çarpışmalar, ordu birlikleri tarafından düzenlendiği gibi, azınlığa bağlı eşkıyaların, ayaklananların saklandıkları yerler ve koruyucuları yine subayların buldukları haber vericiler tarafından öğreniliyordu. Bütün suçlular, katiller kentlerde askeri polis ve subaylar tarafından yakalanıyordu. Başta Rusya olmak üzere dış güçlerin müdahalesi işleri o hale getirmişti ki, sanki sivil yönetim bu olaydan hiç sorumlu değil gibiydi(4).

Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler serisinin İttihat ve Terakki bölümüne şu sözlerle başlamaktadır: “Hemen her Osmanlı subayının evinde Makedonya’dan bir hatıra vardı. Bu anılar anlatıla anlatıla askerlerin ve ittihatçıların imanını oluştururlar. “Ben Manastır Dağlarında Eşkıya takibinde iken...” (5)

Bu eşkıyalar Osmanlı ordusuna ve padişahına İsyan etmiş Balkanlı Şairler, filozoflaşmış komitacılar ve hiçbir zaman azalmamış haydutlardır. Karşı tarafı temsil ederler. Balkanlı, savaşlar içinde birbirlerini öldürerek kaynaşan bu insanlar, daha sonra Vidin’de, Sofya’da, Rusçuk’ta, Atina’da adlarını ve heykellerini taşıyan sokaklardan ve meydanlardan geçerek bir tarih oluşturacaklardır ve Osmanlı subaylarının belleklerini ve emeklilik hikâyelerini dolduracaklardır.

Ancak bu hikâyeler birbirinden çetin, birbirinden acı sahnelerle doludur. Balkanlar ve isyan bölgeleri birer arenadır. Bu arenalarda bir tarafın ulusal kahramanları yetişirken, diğer yanda da tabii bir şeyler yetişecektir. En önemli yetişen unsur da Osmanlı Ordu mensupları olacaktır. Onların isimleri hiçbir sokağa, caddeye veya şehre verilmeyecektir ama muhtelif arenalardaki dövüşleri zamanımız gençliği için ibret alınacak, saygı duyulacak fedakârlıklarla doludur. Onları dikkatle izlemeden ulusları için ne yaptıklarını ve hatta niçin yaptıkların anlamak biraz zordur. Enver Beyin bu çetin günlerle ilgili ilk anıları şöyledir:

“1319 senesi Nisan’ının ikinci Hızır ilyas günü (13 Nisan 1903) kışlaya döndüm. 40 atlı ile Korazan taraflarına gözcülüğe gönderildim. Bulgarların oralarda da o günlerde isyan edecekleri haberi alınmıştı. Diğer bir müfrezeyle de erkânıharp (kurmay) yüzbaşısı İsmail Hakkı Bey, Resne Caddesi üzerine gönderildi” (6).

Eşkıya takibi işi, normal muharebe görevlerinden daha karmaşık ve daha yıpratıcı bir görevdir. Her şeyden önce iyi bir istihbarata ihtiyaç vardır. İkinci olarak, eşkıya takibine gidecek birliğin özel surette yetişmiş olması, değişik silah, cephane ve patlayıcı maddeyi kullanacak elemana ve teknik bilgiye sahip olması ve özellikle de yasal olarak idari kademelerce halk tarafından büyük destek görmesi lazımdır. İşte bu noktada ordu mensupları kendilerini maddi ve manevi bakımdan yakan, kavuran bir çember içinde bulunmaktaydı.(7) Hele, 22 Ekim 1903’de Mürtzeg Mülakatı sonucu İngiltere, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yaptığı teklifin kabulünden sonra, iç güvenliğin yabancı subayların kontrolüne bırakılması ile bu çember daha da daralmıştı.

Üç Makedonya Vilayetine (Selanik-Manastır-Kosova) bir Osmanlı Umumi Müfettişi tayin olunacaktı. Bu vazifeye Hüseyin Hilmi Paşa tayin edildi. K.N. Duru, anılarında bu durumu, şu sözlerle anlatmaktadır:

“Rumeli’de altı büyük devletin zabitlerinden bir jandarma heyeti kuruldu. Rus zabitleri Selanik’te, İngilizler Drama’da, Fransızlar Serez’de, Avusturyalılar Üsküp’te, İtalyanlar Manastır’da yerleştiler. Dikkat edilecek bir nokta; bütün bu subayların birer derece yüksek rütbede olmasıydı. Selanik’te bir jandarma zabit okulu açıldı, kumandanı Rudolfi adlı bir İtalyan binbaşı idi. Almanlar yalnız Von Alten adlı bir binbaşı göndermişlerdi. Hepsinin başında Degergis adlı bir İtalyan general bulunuyordu. Rus zabitlerinin başında bir tuğgeneral vardı. (İttihat-Terakki üyesi) on arkadaşımızdan Edip Servet Tör, general Degergis’in yanında irtibat subayı idi.

Vilayeti Selase (üç vilayet) müfettişi Hüseyin hilmi Paşa’nın yanında bir Avusturyalı, biri Rus iki müşavir bulunuyordu. İşte bu bizi çileden çıkardı. Fransız zabitlerinden La Mouche (lamuş) adlı kaymakam (yarbay) daha Fransa’da iken Türkçe’yi güya öğrenmişti, fakat konuşamıyordu. Koyu bir katolik olduğu için İslam düşmanı idi de. Sonradan yazdığı (Historie de la Turquie) adlı tarih kitabı okunacak olursa, bize karşı ne gibi duygular beslediği kolayca anlaşılır.

Ruslar da Bulgarları açıktan açığa koruduklarını saklamıyorlardı. İngiliz, Fransız ve İtalyanların tarafsız çalıştıklarına şüphe yoktu; fakat ne de olsa içişlerimize karışmaları bizi son derece üzmüştü. Bu hal, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurulmasında en önde gelen amil olmuştu, genç Türk subaylarının kalplerini kazanmamıza vesile teşkil edecekti. Nitekim öyle oldu.” (8)

Rusların Bulgarlara nasıl bir destek verdiğini ve bununla birlikte Osmanlı Devletinin düştüğü aciz durumu Enver Paşa’nın şu anılarında görebiliriz: Manastır’da Bulgarlar ayaklanmış ve yer yer yangınlar çıkmaya başlamış, askeri müfrezeler saldırıya uğramıştır ve asilere karşı sokak muharebeleri yapılmaktadır. “Bulgarlar Kırçova, Kliçora gibi bölük merkezlerini zaptettiler. Hükümet her taraftan uğradığı saldırılar karşısında şaşırıp kalmıştı.

Şaşkınlık umumiydi. Basılan, yangınlara verilen yalnız Manastır ve çevresi değildi. Bütün Makedonya’ya ateş yayılıyordu. Asıl umumi ihtilal henüz arkadaydı... O sıralarda Manastır’da, işi daha da karıştırıcı bir hal oldu. Manastır’daki Rus Başkonsolosu Rostkovski, her zaman adeti olduğu gibi elinde kamçıyla sokak sokak dolaşıyordu. Her rastladığı yerde askerlere hakaret ediyor, Bulgar komitacıların bir kolu gibi çalışıyordu. Bir gün bir nöbetçi askerin dayanamayıp bu küstahlığın cevabını vererek Başkonsolosu öldürmesi büyük bir siyasi gerginliğe neden oldu

Asker vazifesini yapmıştı (Dünyanın hiçbir ordusunun askerinden başka türlü bir davranış beklemek mümkün müdür?). ama sanki yer yerinden oynadı. Hemen Harp Divanı kuruldu. Enver Bey de Harp Divanı heyetindeydi. Divanıharp, Enver Bey’in bütün itirazlarına rağmen, hem konsolosu öldüren Halim’i, hem de o sırada kapıda bulunan diğer bir askeri idama mahkûm etti(9). Enver Bey bu hazin olay hakkındaki görüşünü şu sözlerle özetler:

“Divanıharp, ebediyen namını lekeleyecek bir hüküm verdi. Sefaret başkâtibi, idam sahnesini seyre benimle beraber gitmek istedi, reddettim. Divanıharp reisinin ve umumi müfettişinin bu yoldaki emirlerini tebliğ etti, yine reddettim. Yalnız konsolosun cenaze alayı giderken bataryayla beş defa top atışı yapmak zorunda bırakıldım. Bu haksızlığı hiç unutamam... Bu haksızlıklar, hakaretler ne vakit sona erecekti? Ne vakit daha iyi bir idare kuracaktık? Bizi bu tahkirlerden, haksızlıklardan ne vakit kurtaracaklardı?” (10)



DiPNOTLAR:

(1) Ş. S. Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa-I, s. 186-188 (Remzi Kitabevi, 3.Baskı, İstanbul-1983
(2) A. F. Cebesoy, Sınıf Arkadaşım, s. 20-27
(3) Detaylı bir değerlendirme için bknz. İlhan Bardakçı, age. s. 243-254
(4) Niyazi Bey’in Anıları, s.42
(5) T. Z. Tanaya, Türkiye’de Siyasal Partiler-III, s. 13 (İttihat ve Terakki, Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1989)
(6) Ş. S. Aydemir, Enver Paşa-I, s. 468
(7) M. Galip Baysan: Türkiye’de Demokrasinin Kuruluşunda Ordunun Rolü. Birinci Kitap (1700-1918) s.178-181 ( İzmir-2005
(8) K. N. Duru, age. s. 14
(9) Ş. S. Aydemir, Enver Paşa-I, s. 469-470
(10) Aynı Eser, s. 470

 

Kaynak: http://www.makturk.com/modules.php?name=News&file=article&sid=802