BALKAN DAĞLARININ FATİHİ ENVER BEY - 2
1900’lerin ilk yıllarında Balkanlardaki ihtilalci faaliyetlerin nasıl organize edilip nasıl yayıldığını ve Türk Ordu mensuplarının çektiği sıkıntıları, o dönemi yaşayan bir subayın anılarından izliyoruz.
“Kurtulan bir asiyi tekrar bulup yakalamak için onbeş kişilik bir müfreze ile günlerce dağda, bayırda dolaştım. Mevsim kış idi. Lapa lapa yağın karlar içinde yaya olarak ve elde silah bir köyden diğer bir köye seğirttiğimi, tek tek kulübe ve değirmenlere baskınlar yaptığımı, gece sabahlara kadar bazı gediklerde ve geçit yerlerinde pusuda yattığımı, ormanda yaktığımız ateşle elbiselerimizi ve vücudumuzu kuruttuğumuzu bugün dahi hatırlarım. Köy muhtarlarını tazyike yetkimiz yoktu. Onları söyletmek için biraz sıkıştırsak gelip hükümet, hatta yabancı konsoloshanelere başvururlardı...”
“Çingene Hakkı adlı bir arkadaşla bir köy muhtarını sorgularken köyün bütün aklı eren Bulgarlarının Bulgaristan’dan gelen komitacıların kurdukları bir örgüte girdiklerini öğrendik. Papazlar ile köy öğretmenleri bu teşkilatın elebaşları idiler. Bulgaristan’dan gizlice getirilen silah, cephane ve bombalar kiliselerin bodrumlarında saklanıyordu. Türk sarıklısı konulara karşı ne kadar bilgisiz ve ilgisiz ise, Bulgar papazı, o kadar ihtilalci, vatansever, kurnaz ve feragat sahibi idi. Oldukça yüksek olan tahsillerini Bulgaristan’da yapmış olan Bulgar ve Türk uyruklu Bulgar gençleri, dağların arasında her türlü vasıta ve konfordan mahrum, zor şartlar altındaki Bulgar köylerinde, boğaz tokluğuna ilkokul öğretmenliği yapıyor ve yeni bir nesil yetiştiriyorlardı. Kendi ağabeyleri ve babaları olan ve Bulgarcadan çok Türkçe konuşan eski Bulgarlara da millet sevgisini ve Türk düşmanlığı duygusunu aşılıyorlardı.
Dr. M. Galip Baysan'ın yazısı
Buna karşılık, İslam dininin önderleri olan ulema sınıfı (hocalar) medrese denilen ve camilerin bir köşesine eklenmiş olan taş, havasız ve bakımsız okullarda yetişirdi. Bunların genel bilgileri hiç yoktu. Din ilmini Arapça ile öğrenmeye çalışırlardı. Yirmi yıl medresede Arapça okudukları halde bir kelime Arapça konuşamazlardı. Bir kısmı askerlik ödevinden kaçmak için medreseye girerlerdi. Softalar askerlik yapmazlardı.(1)Tahsilleri müddetince Evkaf idaresinden her gün “fodla” denilen pidemsi bir ekmek ve bir tas çorba ve Cuma günleri de pilav, zerde verilirdi. Her yıl Ramazan ayından on beş gün önce medreselerden ayrılırlar, memleketin her tarafına yayılarak kasaba ve köylerde Ramazan geceleri Kuran okurlar, imamlık ederler veya vaaz verirlerdi. Buna ‘cerre çıkmak’ denirdi.” (2). İhtilalci örgütler daha önceki ayrılıkçı grupların yaptığı gibi Türk ve Müslümanlar aleyhinde yoğun bir propaganda kampanyası başlatıyor ve esasen daima yanlarında olan Avrupa kamuoyunu kışkırtmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Hatta o günlerde moda haline gelen Amerika’ya gönüllü göçler bile Avrupa kamuoyunda Türklerin zulmünden kaçış olarak duyuruluyordu. Bu konuda İngiltere Büyükelçisi Sir Edward Pears’ın anıları şöyledir:
“Binlerce kişi Bulgaristan’a göç etti, buna ilaveten Amerika’ya göçte de artmalar oldu. Bu konuda güvenilir istatistikler bulunmamasına rağmen belirli konsoloslardan topladığım bilgilere göre, 1904’de sadece Manastır’dan 3000 kişinin Atlantik’in öbür tarafına geçtiği biliniyor. Ertesi yıl 5-6.000 ve 1906’nın ilk yarısında sayı artarak yaklaşık 15.000’e yükseldi. Raporlara göre Florina civarındaki on köyde sadece kadınlar ve çocuklar kalmıştı. O zaman bu göç için Britanya kamuoyunun dikkatini çektim” (3). Aynı günlerde bir genç kurmay subay, Makedonya’daki sayısız çete harekâtı ile adını duyururken, daha önce de belirttiğimiz gibi ihtilalci, reformist fikirleri ruhunda geliştirmektedir ve devamlı kaynayan bir kazan içinde hareket halindedir. Enver Bey: 1906–1907 yılları içinde hayatının en hareketli bir dönemini yaşamaktaydı.
9 Mart 1905’de Kolağalığa (Önyüzbaşı) terfi eden Enver bey, kısa bir süre sonra Manastır askeri bölgesinde eşkıya takibi amacıyla yeni teşkil edilen Ohri, Karasova Askeri Müfettişliğine tayin oldu. Bu çetin görevi büyük bir istekle kabul etti. Böylece, her fırsattan istifade ile Makedonya’da çok şeyler görecek, tanıyacak ve öğrenecekti. Enver Bey, o günleri şöyle anlatır:
“Bazen bir ay süren geceli gündüzlü çete takip ve çatışmalarından sonra hemen ikinci bir vazifeye memur ediliyor ama hiçbir zaman hoşnutsuzluk göstermiyordum, şahsi menfaat düşünmedim. Evet, çeteler ve ihtilal komiteleri hürriyet kelimeleri ile beraber bunlardan her biri, kendileriyle soydaş olan milletlerin, devletlerin dillerini konuşuyorlardı. Bunların hareketleriyle beraber Avrupa büyük devletlerinin de müdahaleleri artıyordu. Ama ne yapıp yapıp bu müdahaleleri azaltmak, bu suretle de bir (çözüm şekli) bulunana kadar memleketi elimizde tutmak lazımdı. Başka çaremiz yoktu. Bunun için çarpışıyorduk. İşte bu imanla ve bu maksat için, iki yıl zarfında yalnız kendi kumanda ettiğim müfrezelerle 56 müsademeye (çarpışmaya) girmiştim... ”(4).
Bu günler içinde Enver Bey, Manastır’ın Morgeva nahiyesindeki İven taşlıklarında ve bir yortu günü 16 Bulgar köylüsünü öldüren Giritli Kaptan Skalidis’in 21 kişilik çetesini sıkıştırır ve hepsini imha eder. 5 Ağustos 1322 (1906) da daha birkaç çeteyi ayrı ayrı sarar. 3 şehit verir ama çeteler yenilmiştir.
Mesela, 22-25 Ocak 1322 (1906) günü yarım metre kar içinde, çok arızalı arazide, her defada 13 saat süren çarpışmalara kumanda eder. Karda ayakları kısmen donar(5). Karla ovuşturarak tedavi eder. Aynı yılın Nisan ayı hep çatışmalarla geçer. Demirhisar nahiyesinde çarpışır. 4 Mayıs’ta 15 kişilik Petro çetesinin tümünü imha eder. Aynı yılın Haziran ayında Manastır civarındaki Desolay köyündeki çatışmada uyluğundan yaralanır. Bir ay tedavi görür, ama yarası geçer geçmez hemen dağlara koşar. 14 Haziranda Elhova’da Rum, Pirlepe’nin Nikodim taraflarında Bulgar çeteleriyle savaşır.
Hele 3 Temmuz 1322 (1906) da, Pirlepe-Tikveş kazaları arasında, Nikodim ve Rafla köyleri etrafında tam 250 kişilik bir Bulgar çetesi ile savaşa tutuşur. Bu çeteye Bulgar subayları kumanda eder. Yanlarında 3 borazan bile vardır. İlk gün 52 kişilik ihtiyatları, ertesi gün de 85 çeteci imha edilir. Kendi birliğinden 4 şehit 7 yaralı vardır (6).
Bulgar, Rum, hatta Müslüman Arnavut çetelerinin peşinden ayrılmaz ama çatışmaların bir türlü sonu gelmez. Osmanlı Devleti, Osmanlı vatandaşları ile her tarafta savaş halindedir. Bu savaşa katılanlar sadece Enver Bey’in birliği de değildir. Makedonya’nın her yerinde askerler hareket halindedir.
Enver Bey’in maceraları, ordu safhalarında ona büyük bir ün ve itibar kazandırır. 1908 ihtilalinden sonra da Enver Bey’in bu maceraları unutulmayacak, onun cesaret ve fedakârlıklarından daima saygı ile bahsedilecektir. Zaten Ordu Komutanlığı da bunu görmemezlikten gelemez. Önyüzbaşı Enver Bey, bir buçuk yıl içinde 13 Eylül 1907’de ve olağan dışı bir şekilde Binbaşı rütbesine yükseltilir. O Henüz 26 yaşında olduğu halde bir Kurmay Binbaşıdır(7).
İhtilalci çabalarla ilişkisini Enver Bey şu sözlerle anlatır:
“1906 senesi Eylül’ünde Selanik’e geldim. Orada amcam Mümtaz Yüzbaşı Halil ile konuşuyorduk. Evvelce onunla Anadolu’da ve Bulgar çetelerine benzer çeteler teşkilatlandırarak halkı uyandırmaya, hiç olmazsa böylece Anadolu’yu, Rumeli’nin uğraması muhtemel akıbetten kurtarmayı düşünmüştük. Bana hala eski fikrimde olup olmadığımı sordu ve nihayet Selanik’te, bütün memleket için düşündüğümüz gibi çalışmak üzere gizli bir cemiyetin mevcut olduğunu söyledi. Kendisinin buna dahil olduğunu, kimseye söylemeyeceğime yemin ettirdikten sonra açıkladı. Hafız Hakkı Bey’i (Hafız Hakkı Paşa) ziyarete gidiyorduk, işi ona da açtık, tereddütlüydü. Amcama şartlarını sordum. Meşrutiyet İdaresinin kurulmasına çalışmak ve 1876 Mithat Paşa Kanuni Esasi’sinin tatbik mevkiine koymaktan ibarettir dedi. Zaten nice defalar eşkıya çarpışmalarında ölüme maruz kaldığımı ve oralarda ölseydim, vatanıma bir hizmet göremeden dünyayı terk etmiş olacağımı hatırladım. Hülasa bu yolda ölürsem, hiç olmazsa vicdanım rahat ölürüm. Hemen muvafakat ettim”(8).
Formaliteler tamamlanırken Enver Bey bir gün kendisine büyük güven duyduğu Selanik Askeri Rüştiyesi Müdürü Binbaşı Tahir Bey’i ziyaret eder ve ona akıl danışır:
“Evvela yüzüme sorucu bir nazarla baktı. Sonra:
-Beni anlamaya mı geldin? Söyleyeceğim. Böyle bir cemiyet vardır, sen de gir, iyi olur, dedi”(9).
Bundan sonra cemiyete kabul işlemleri tamamlandı. İşlemler 20 yıl kadar önce Jön Türklerin kurduğu sisteme benzer bir şekilde İtalyan Carbonari Sisteminin aynıydı. Bunun yanında, yakın temasta bulundukları asilerin, öncelikle Bulgarların teşkilatından da yararlanmaları ve buna milli karakterimize uygun bazı özellikler katmış olmaları ve hatta mason localarından mümkün olduğu kadar fazla yararlanmış olmaları mümkündür.
DiPNOTLAR:
(1) Osmanlı toplumunda eğer din adamları grubu, bilinçli bir şekilde ve sadece kutsal Ramazan ayında, ilahiyat yanında akıl ve bilimin esaslarına uygun olarak toplumu aydınlatma görevini yapmış olsaydı, acaba Türk ve Müslüman halklar bu perişan duruma düşer miydi?
(2) Rahmi. Apak: Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, s. 22-23 ( TTK, Ankara-1988)
(3) Sir Edwin Pears: Forthy Years in Gastantinople, The Recollection of Sir E. Pears(1873-!915) s. 200 (3rd Ed. Herbert Jenkins Ltd London)
(4) Ş. S. Aydemir, Enver Paşa-I, s. 482-483
(5) Bu donma olayı, o dönemde ve hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında eşkıya takibine çıkan pek çok askerin başına gelen bir olaydır. (Amcam P. Alb. Mansur Güreskin gençliğinde eşkıya takibi sırasında ayağının donduğunu farketmemiş, 65 yaşında bir mide ameliyatı sırasında olay ortaya çıkınca, ayağını kaybetmek mecburiyetinde kalmıştır.
(6) Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asyaya Enver Paşa-I, s. 482-484 (İstanbul-1985)
(7) Aynı Eser, s. 484
(8) Aynı Eser, s. 489
(9) Aynı Eser, s. 490
Kaynak: http://www.makturk.com/modules.php?name=News&file=article&sid=825